Göçmen Aileler, Üç Temel İhtiyaç Ve Ortak Amacımız: Neden Yaşıyoruz?
Ayşe Ve Sanal Toplantıların Keşfi
Bu metinde anlatacağım kişiler, şehirler ve akrabalık ilişkileri gizlilik amacıyla değiştirilmiştir. Gerçek hayatta tanıdığım insanların deneyimlerinden yola çıkıyorum ama burada her şeyi, Afyonlu olduğunu düşünerek bir arkadaşımın ve onun Almanya’ya gelin gitmiş ablasının hikâyesini aktaracağım. Yani anlattıklarım özünde gerçektir, fakat isimleri, yerleri ve benimle olan akrabalık ya da arkadaşlık bağlarını bu kişilerin mahremiyetlerini korumak için dönüştürüyorum.
Ayşe benim Afyonlu arkadaşım ve aynı ideali paylaşıyoruz; yani ikimiz de üç temel ihtiyacın garanti altına alındığı bir dünya için projeler geliştiriyoruz. Ayşe yaklaşık iki yıl sanal toplantılar gerçekleştirdi ve aile fertleri için sanal toplantıları kullanışlı hale getirmek için üç temel ihtiyacın nasıl garanti altına alınabileceği ile ilgili konular üzerine odaklamaya çalıştı. Yani onların ilgilenebileceğini düşündüğü konular ve sorular seçti, projesinden bir paragraf okudu ve bu paragrafla ilgili bir soru sordu. Katılımcıların isim sırasına göre soruya cevap vermelerini istedi. Cevapları not aldı ve bu notlardan çözümün önemli basamaklarını, projenin gerçekleştirilmesinin önünde duran sosyal, kültürel ve bireysel psikolojik etkileri gözlemledi. Tanrı’ya şükür, 3need.art web sitesini oluştururken kullanabileceğim çok sayıda örnek doküman oluştu.
Böylece Ayşe’nin yaşamından çok şikâyetçi olan ablası (Rezzan), ablanın içine kapalı, Türkçeyi zorlukla ve yöresel bir aksanla konuşan kızı (Elanaz), Ayşe’nin ilkokul öğretmeni olan ve Rezzan’la konuşmak istemeyen diğer ablası (Adel) ve okul başarısıyla öne çıkan Adel’in kızı Azra ve Ayşe, beş kişilik sanal bir toplantı ekibi oldular. Her hafta buluştular, Tanrı’nın birbirlerine karşı olan sevgilerini artırmaları için dua ettiler ve Ayşe’nin moderatörlüğü eşliğinde proje ile ilgili paragrafı okuyup isim sırası kendilerine gelince konuştular.
Üç temel ihtiyacın garanti altına alınması gerektiği konusunda hepsi aynı fikirdeydi ama toplantılara katıldıkça, küçücük bir grup bile olsa insanlara liderlik etmenin ne kadar zor olduğunu bu dönemde tecrübe etmiş oldu.
Ayşe’den duyduklarıma göre şundan emin oldum: İki kişi yan yana birer dilim çikolatalı kek yiyor olsa bile aynı tadı almıyorlar. Biri “Yanında çay da olsaydı,” diye düşünürken, öbürü çikolata parçasının keyfini çıkarıyor. İki kişi aynı kekten yerken bile bu kadar farklı şeyler hissederken, tüm dünyaya “Sizin ihtiyacınız temelde üç şeydir. Bunların ötesindeki şeylerle zaman kaybetmeyin,” demek sonsuz bir sabır ve beklentisiz çalışmayı gerektiriyor.
Göç, Akraba Evliliği Ve Aile Ekonomisi
Rezzan’ın üç tane çocuğu var. 1997 yılında gelin olarak Almanya’ya gitti. Akraba evliliği yaptı ve halasının oğluyla evlendi. Metehan —halasının oğlu— Rezzan’dan 2 yaş küçük; evlendiklerinde Rezzan 20 yaşındayken Metehan henüz 18 yaşındaydı. Türkiye’den Avrupa ülkelerine giden ailelerde erken yaşlarda akraba evliliği yapmak çok yaygındır. Pek çok aile çocuklarını evlendirebilmek için 18 yaşını beklemek istemez, mahkemelere yaş büyütme davaları açar, çocuklarının yaşını olduğundan birkaç yaş daha büyük göstererek evlendirmek isterler. Bu eğilimin, içinde bulunduğumuz ekonomik koşullarda çok fazla olumsuz örneği olmasına rağmen, yine de bu uygulama devam eder.
Evlilik, tüm tarih boyunca ve toplumun her zamanı için olduğu gibi, göçmen aileler için de ekonomik nedenlerle yapılır. Bu sadece kadınların ekonomik güvencesi olmadığı için değil, hatta bu kısmı hiç de sandığımız kadar önemli değil, çünkü istediğimiz anda çözülebilecek küçük bir problem. Asıl mesele mirasın bölünmemesi üzerinedir. Toprak, mal varlığı ne pahasına olursa olsun bölünmemeli anlayışı insanlık var olduğundan beri var ve sırf bu yüzden birbirinden hiç de hoşlanmayan milyonlarca insan beraber yaşamak zorunda kalmış ve hâlâ kalıyor. Bölünmemesi gereken bir mal varlığı yoksa bile düşük gelirli bireyler, aile ve akrabalık ilişkilerini bir çeşit kalabalık aile formatında yaşamayı sürdürerek ortak ekonomi yaratırlar. Genelde baba ya da büyük abi figürü, çalışabilecek durumda olan diğer aile fertlerinin maaşlarını toplar ve beraber yaşadıkları evin ihtiyaçları bu ortak para havuzundan karşılanır. Bir çeşit kompozit yaşam biçimini göçmen ailelerde sık sık görürüz. Bu oran, bağımsız ekonomik güce sahip olan bireyler arasında doğal olarak azalıyor.
Rezzan'ın Almanya Yılları Ve Nesiller Boyu Süren Döngü
Ayşe’nin ablası Almanya’ya gitti ve arka arkaya 3 tane çocuk doğurdu. Üç çocuğu da sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi diye de şükrettiler. Çünkü akraba evliliklerinde sık görülen engelli çocuk doğurma ihtimali yüksekti. Şanslıydılar, üç çocuk da bedensel ve zihinsel olarak sağlıklı doğdu. Tüm hamilelik süreçlerini ve gençlik yıllarını Metehan’ın anne ve babasıyla aynı evde yaşayarak, adeta bir köle gibi geçirdi. Tek başına dışarı çıkması, bir şey satın alması, istediği kıyafetleri giymesi yasaktı. Kaynanası neyi uygun görürse o şekilde yaşadı. Çocukları büyüyünceye kadar ayrı bir evleri olmadı. Bu süreç neredeyse 10 yıl sürdü; tüm günlerini Metehan’ın kardeşlerinin odalarını temizleyerek, ev ahalisine yemek pişirerek, bahçeyi çapalayarak ve sürekli işlemediği suçlardan dolayı Metehan’ın aile fertlerinden özür dileyerek geçirdi. Zamanla gerçekten suçlu oldu. Onlar ona nasıl davrandılarsa o da onlara öyle davranmayı öğrendi ve üç çocuğu da bu ortamda kavga etmeyi, dedikodu yapmayı, her şeyden şikâyet etmeyi öğrendiler.
Göçmen Psikolojisi, Irkçılık Ve Medyanın Etkisi
Sosyal doku olarak göçmenlerde ırkçılık çok yaygındır. İşi neredeyse “Biz üstün ırkız” noktasına kadar getiren, sayıca hiç de azımsanamayacak bir insan kitlesi vardır. Diğer azınlık göçmen topluluklarda da olduğu gibi, Ayşe’nin Almanya’ya göç eden akrabalarında da benzer eğilim var. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Normalde Türkiye’de her arabanın arkasında aşırı milliyetçi eğilimi olan siyasî partilerin bayrakları kullanılmaz. Resmî tatillerde Türkiye’de ay yıldızlı al bayrak evlerin balkonlarına asılır, bu bayrak resmî olarak Türkiye’nin bayrağıdır, Türk olan ve kendini Türk hisseden herkesin ortak simgesidir. Okullarda İstiklal Marşı’nı söylerken bu bayrak dalgalanır. Ama bu kadar. Türkiye’de siyasî olarak kullanılan bayrakları günlük hayatın içinde sadece seçim dönemlerinde görürüz. Fakat göçmen ailelerde böyle değildir. Avrupa ülkelerinde yaşıyor olmalarına rağmen, Türkiye’de yaşayan genel kitleden çok daha politik davranır ve hissederler. Bu, vatandan ayrı olma duygusuyla ilgili bir konudur. Arabalarına ırklarını üstün saydıklarını gösteren bayraklar, posterler asarlar.
Bu ideolojiyi savunmayan insanlarla yaşadıkları kişisel sorunları bu konu ile ilgili hâle getirirler. Basit bir trafik kazasında, eğer kendileri gibi aynı bayrağa sahip bir araba ile bu kazayı yaşadılarsa işler çok daha kolay çözülür. Böyle durumlarda kimse birbirinden şikâyetçi olmaz. Ama aksi durumda, küçük kaza saniyeler içinde bir karşıt grup çatışmasına dönüşebilir. Arabaları çoğu zaman erkekler kullanır; kadınlar, erkek gibi davranmıyorlarsa araba kullanmaları teşvik edilmez.
Evlerde daima Türkçe televizyon kanalları ve dizileri izlenir. Diziler özellikle ideolojilerini besleyecek konulardan seçilir. Irkçılıkla karışık mafyacılığın reklamını yapan diziler, en çok izlenen diziler arasındadır. Erkekler, bu dizilerin başrol oyuncularını günlük yaşamlarında taklit ederek yaşarlar. Kadınlar ise dizilerdeki kadın karakterler gibi yaşamayı hayal ederek günlerini geçirir ama onlara dizideki kadınlar gibi giyinmeleri, konuşmaları ya da davranmaları erkekler tarafından izin verilmez. Dizilerde gösterilen adamlar silahlıdır, adam kaçırma, haraç toplama gibi işlerle geçinirler ve kadınlara da çok sert davranırlar; siyah takım elbiseler giyerler… falan. Kadın karakterler ise adamlar ne isterse onu yapar, sürekli aşırı makyajlı ve bakımlı görünürler. Dizilerde bu başarılı ve sert görünümlü erkekler tarafından dövülürler, evlere hapsedilirler ya da kadınlardan birine âşık olan rakip bir erkek feci şekilde cezalandırılır…
Bunlar, arkadaşımın ailesi üzerinden doğrudan gözlemleme fırsatı bulduğum kişisel deneyim ve düşüncelerim. Benimle aynı şeyi düşünmek ve olayları bu şekilde yorumlamak zorunda değilsiniz. Ayrıca aynı mesele, diğer göçmen gruplar arasında da kendi kültür ve yaşam biçimleriyle ortaya konan davranışlardır.
Evrensel Bir Sorun: Temel İhtiyaçların Eksikliğinden Doğan Öfke
Mesela dört yıl önce İstanbul Taksim’de büyük bir kavgaya tanık oldum. İki grup da Türk değildi. Siyahi iki grup birbirine sopalar ve bıçaklarla saldırıyordu. Gözleri kıpkırmızı bir şekilde, boyunları öne doğru uzanmış, alınlarındaki damarlar belirginleşmiş ve dişleri adeta keskinleşmişti. Dövmeye, hatta öldürmeye hazırlanan beden duruşlarıyla, onların önünde duracak her şeye karşı savaşmaya hazırdılar.
Demek istediğim şey şu: Öfke, aşırı sahiplenme duygusu, başkalarını döverek kendi istediği hâle getirme dürtüsü sadece Türklerde değil, Almanlarda, Fransızlarda, Afrikalılarda da var. İnsan olarak gruplaşma, elimizdekini ne pahasına olursa olsun bırakmama duyguları, kolayca bizleri diğerine zarar vermeye ikna edebilir.
Burada mutlaka söylememiz gereken bir mesele daha var. İdeolojik ya da etnik grupların birbirine, yaşadıkları ülkenin asıl vatandaşlarına, çalıştıkları işyerlerine karşı örgütlenmeleri, hak iddia etmeleri, bu uğurda bir takım fedakârlıklar etmeleri, bir noktaya kadar karşılıklı olduğu için, üç temel ihtiyacın garanti altına alınmamış olduğu günümüz dünyasında normaldir. Ama iş bu kadarla kalmıyor.
Esmanur Hala Ve Aile İçindeki Kaos
Arkadaşımın ablası Rezzan, halasını seviyordu ama onu bir kaynana olarak sevmedi. Esmanur Hala, Rezzan’ı artık yeğen olarak değil bir gelin, dahası düşman bir gelin olarak gördü; ikisi beraber karşı komşunun kızının kot pantolon giyiyor diye dedikodusunu yaptılar. Bunu duyan Firuze —Esmanur Hala’nın kızı— kot pantolon giymek istediği hâlde bunu hiç söyleyemedi, çünkü annesi ve yengesine göre karşı komşunun kızı kot pantolon giydiği için ahlaksızdı. Öbür komşuları, ağaçlarını bahçenin tam kenarına dikmişti; yaprakları Esmanur Hala’nın bahçesine dökülüyordu, saygısız, terbiyesiz komşuydu; bu yaprakları Esmanur Hala toplamak zorunda mıydı? Görgüsüzlerdi.
Esmanur Hala’nın erkek kardeşi Bahir Amca hemen karşı sokakta oturuyordu; Bahir Amca’nın beş tane çocuğu vardı. Esmanur Hala’nın çocuklarıyla Bahir Amca’nın çocukları sürekli birbirini dövüyordu. Esmanur Hala’ya göre onlar suçlu, Bahir Amca’nın karısına göre Esmanur Hala’nın çocukları suçluydu. Gelinler düşman, damatlar iç güveysi, kardeşler yılandı. Kimsenin birbiriyle anlaşamadığı bu kaotik ortamda, bu ortamın dışında yaşanan basit bir olay bile kocaman bir vatan meselesi hâline geliyordu.
Aynı davranışın, Arap göçmenler, Türkiye’deki Suriyeli ve Afgan göçmenler arasında da son derece yaygın olduğunu fark ettim. Mesele, ırkları ya da hangi ülkede yaşadıkları değil. Asıl mesele, üç temel ihtiyaçlarının garanti altında olmaması. Bu ihtiyaçlarımız garanti altında olmadığında saldırganlaşıyoruz ve verdiğimiz zarara herhangi bir sebep bulmamız çok kolay. Sebebin mantıklı olması da gerekmiyor üstelik. Elimize sopa alıp diğerinin kafasına vurabiliriz, çünkü eğitim zannettiğimiz şey bize hiçbir şey öğretmemiş. Gerçek bir eğitim, kenarları net çizgilerle belirlenmiş ve tüm insanlık için ortak olan eğitimdir.
Esmanur Hala'nın Gerçek İhtiyacı Neydi?
Gelinini düşman gibi gören Esmanur Hala’nın sadece 3 şeye ihtiyacı vardı:
- Sağlıklı gıda: (Gün boyunca sigara ve kahve içiyor, ekmeğine çikolata sürüyor, büyük Nutella kavanozunu sadece iki günde bitiriyor, aşırı kilolu ve yüksek tansiyon hastası.)
- Güvenli yaşam alanı: (Esmanur Hala bir kadın olarak asla saygı görmedi, 14 yaşında evlendirildi ve kocası tarafından Almanya’ya eş olarak götürüldü. Kocası aynı zamanda teyzesinin oğluydu; Almanya’da kaçak yaşadığı ilk yıllarında, oturduğu evin perdelerini açması yasaktı. Kocası onu her gün döverdi.)
- "Komşunu kendin gibi sev" eğitimi: (Esmanur Hala’nın komşuları onu hiç sevmedi, Esmanur Hala da onları sevmedi; sevdiğini sandığı çocuklarının bile dedikodusunu yaptı, kendini güvende hissetmedikçe diğerlerini eleştirdi, kendisiyle benzer deneyimleri yaşayan diğerleri de onu eleştirdiler. Kendine yapılmasını istemediği her şeyi başkalarına yaptı. Kendi kaynanası ile yaşamaktan ıstırap çektiği tüm sorunlu deneyimleri, gelini Rezzan’a da yaşattı.)
Esmanur Hala ile ilgili konuları daha sonra detaylı şekilde anlatacağım. Şimdi, Rezzan’ın az önce bahsettiğim bu kaotik ortamda yetişen üç çocuğundan ortancası olan Mecnun’dan bahsetmek istiyorum.
Yeni Nesil: Mecnun Ve Kaostan Doğan Nefret
Mecnun, bağlama çalmayı ve kendisi gibi ırkçı gençler için müzik yapmayı çok seviyor. Sosyal medyada bir sürü takipçisi var. Bunun dışında Almanya’da olmaktan nefret ediyor, Almanlardan ve diğer tüm ırklardan da nefret ediyor. Bununla da yetinmiyor; kendisi kadar “saf ırk” olmayan ve Müslüman olmayan herkesten de nefret ediyor. Bu, tam da olmasını beklediğimiz sonuç. Yukarıdaki kaotik ortama hangi çocuğu koyarsanız koyun, alacağınız sonuç farklı olmayacak. Mecnun, çocukluğundan beri izlediği dizilerdeki başrol oyuncularını taklit ediyor. Bu dizilerdeki kızlar gibi giyinen, makyaj yapan ve bir yere hapsedip dövebileceği bir kadını ideal kadın olarak görüyor. Geçimini, sadece ırkının üstün olması nedeniyle dünyanın geri kalanının onu beslemek zorunda olmasından sağlamayı hakkı olarak görüyor.
Tek Bir Çözüm: Yeni Bir Dünyaya Karar Vermek
Mecnun’u, annesi Rezzan’ı, kültürleri, ülkelerin göçmen politikalarını, Rezzan’ın kocasını, Esmanur Hala’yı ya da Tanrı’yı suçlamak için artık çok geç. Tüm bunlar oldu ve şu an yapabileceğimiz bir şey var: Yaşamımızı kökten değiştirecek bir karar vermek. Bu karar, odağımızı belirlemekle ilgili.
“Neden yaşıyorum?” sorusuna dünyadaki herkes aynı cevabı verinceye kadar bunu tekrar etmeye karar veriyoruz:
- Herkes için sağlıklı gıda
- Herkes için güvenli yaşam alanı
- Hayatın anlamına dair eğitim olan “komşunu kendin gibi sev” eğitimi
Bugüne kadar belki mümkün değildi. Ama artık mümkün. Kameraların her yerde olmasını destekliyoruz. Yapay zekâ, robotik, otomasyon ve yazılım teknolojilerinin tamamını, üç temel ihtiyacı garanti altına almak için kullanacağımız bir pilot uygulama alanını hayata geçirmek ve her yıl bu alanı biraz daha genişleterek yaymak istiyorum.
Herkes için sağlıklı gıda, gıda ormanları ile mümkün. Herkes için güvenli yaşam alanı, 3D yazıcıları ve robot teknolojisi ile doğal ortamlarda doğal malzemelerle mümkün. “Komşunu kendin gibi sev” eğitimi, yapay zekâ destekli kameralarla kontrol edilen eğitim koridorlarında kuracağım istasyonlarla mümkün.
Bir çevre mühendisi olarak, bu üç temel ihtiyacın ayrılmaz bir bütün olduğunu ilan ediyorum ve dahası, bunun manevi bir yaşama, bizi hayvan bedenlerimizden gerçek insan seviyesine taşıyacak, çağımızın Tanrı’ya uzanan merdiven basamağı olduğunu biliyorum.
Bu bölümde bahsi geçen bütün sosyal meselelere sonraki bölümlerde teker teker değineceğiz.